Grup Konuşmaları
DEĞİŞTİREBİLİRİZ!
Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, 7 Ocak Çarşamba günü partimizin grup toplantısında konuştu.
“ALLAH, ERDOĞAN’LA YAKIN İLİŞKİ KURANLARIN YARDIMCISI OLSUN”
ABD'nin operasyonu ardından Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun alıkonulmasına değinen Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Kaddafi, Esad, Maduro… Hepsi Sayın Erdoğan’ın bir dönem “kardeşim” dediği isimler. Ve bugün ne tesadüf ki, hepsi 'diktatör' olarak anılan devrik liderler. Şimdi soruyorum: Sizce de bu işte bir terslik yok mu? Biri idam edildi, biri kaçak, biri devrildi, biri kaçırıldı. Ne hikmetse bunlara da hep 'dostum' dediği, ABD başkanları vesile oldu. Öyle bir şekilde yönetiliyoruz ki; ‘ortak' alıyorlar, terörist çıkıyor; 'dostum' diyorlar, işgalci çıkıyor; 'kardeşim' diyorlar, derdest ediliyorlar. Allah, Erdoğan’la yakın ilişki kuranların yardımcısı olsun!” dedi.
“MİLLETİN ORTAK RIZASINA BOYUN EĞEN İKTİDARIN BAŞKA HİÇBİR GÜCE BOYUN EĞMESİNE GEREK YOKTUR”
“Ya dediklerimizi yaparsın ya da işini bitiririz” şeklindeki bir doktrinin barbarlık olduğunu savunan Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Bir devlet başkanı, yozlaşmış ve otoriter de olsa böylesi bir hoyratlık meşrulaşamaz. Meşrulaşmamalıdır. Tıpkı, 'Ya beni seçersiniz ya da sizi mahvederim' siyasetinin de bir hoyratlık, bir barbarlık olduğu gibi. Maduro'yu meşru görerek yapılan, Trump eleştirisi ile Trump'ı meşru görerek yapılan, Maduro eleştirisi arasında bizim için hiçbir fark yoktur. İkisi de ilkesiz, yaşanan hadiseyi kendi siyasi pozisyonundan değerlendiren şark kurnazlığını kokan beyanlardır. Mesele doğru okunmalıdır. Bu hadisenin özeti, şudur: Bir rejimin istikrarı, 'Ben kazandım, oldu' denilen seçimlerle ölçülmez. Bir devletin gücü, kurumlarının ve kurallarının gücünden bağımsız değildir. Bir ülkenin en hayati savunma sistemi ise partizanlığa değil, toplumsal rızaya dayalı siyaset üretilmesidir. Milletin ortak rızasına boyun eğen bir iktidarın başka hiçbir güce boyun eğmesine de gerek yoktur. İçeride sertleşerek güç kazanıldığını zannedenler, dışarıda daha kırılgan hâle gelirler. Bugün iktidarın yaşadığı tam olarak budur" ifadesini kullandı.
"İÇ CEPHEYİ GÜÇLENDİRMEK DEMEK..."
İç cephe tartışmalarına değinen Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, "İç cephenin güçlendirilmesinden bahsediliyor. İç cepheyi güçlendirmek demek, bu iktidarı güçlendirmek demek diye anlaşılmamalıdır. Açık ve net olarak söylüyorum: İç cephenin güçlendirilmesi Cumhuriyet’in ve onun değerlerinin güçlendirilmesi anlamına gelmektedir. 2017 referandumu sürecinde ‘başımıza ne gelir’ diye söyledik. Emperyalist güçler tarafından dışarıdan bakıldığında, tek adamlıkla yönetilen bir ülkenin hedef tahtasına koyulabilme ihtimalini altını çize çize anlattık. Tek bir iradeye indirgenen devlet, içeride hızlı karar alır gibi görünebilir. Ama dış baskılar karşısında da zayıf hâline gelir. Bugün dünyada yaşanan her gelişme, bize bu gerçeği bir kez daha göstermektedir. Gel gelelim; bir ülke üzerinde dış emeller olması, başka emellerin sonsuza kadar at koşturabileceği manasına gelmez. Hukuksuz bir düzende düşman geliyor denilerek sonsuza kadar iktidarda kalınamaz" şeklinde konuştu.
"BU NASIL OLUYOR ERDOĞAN?"
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne yönelik eleştirilerde bulunan Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, "Bugün hangi tehditlerle karşı karşıyaysak, aslında bir sistem analizi ve eleştirisi yapmak durumundayız. Bir beka meselesi varsa, Türkiye’ye yönelmiş tehditler ve riskler varsa; en baştaki tehlike budur. Tüm bunları niye söylüyorum, bu endişelere niye sahibiz? Niye, Türkiye’den bir okyanus ve binlerce kilometre uzaktaki bir ülkede olanlarda, akla Türkiye geliyor? Niçin bugün Türkiye, bir diktatörün sürgün yeri olarak öneriliyor. Niçin? Niçin, başarıymış gibi paketlediğiniz, marifetmiş gibi anlattığınız her meselenin sonunda Türkiye zararlı çıkıyor? Ve niçin, her dostum dediğinizin sonunu bizzat ABD müdahalesi getirdi de ABD Başkanı, halen en büyük dostunuz? Bu nasıl oluyor Recep Tayyip Erdoğan?" diye sordu.
"ERDOĞAN BUNLARI BİR ANLATSIN"
Ekonomiye dair değerlendirmelerde bulunan Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, "Asgari ücreti yapa yapa 28 bin 75 lira yaptılar. Vatandaş son ana kadar bir düzeltme bekledi. Ancak beklentisine karşılık bulamadı. Bu asgari ücretle; iki pazar, bir market ancak yapılır. Belki bir depo da benzin alınır. Açlık sınırı 30 bin lirayı aşmışken, asgari ücreti 28 bin lira olarak belirlemek vatandaşı açlığa mahkûm etmektir. Bu açlık; sürünme sertifikasıdır, açlık karnesidir. Bizden sonra Sayın Cumhurbaşkanı da bir grup toplantısı yapacakmış. Sadece rozet takmasın, vatandaşın kendisine gönderdiği karneye de baksın. Bu rozet konularına da önümüzdeki haftalarda gireceğiz. Hangi merkezlerde neyin planlandığını paylaşacağım. Büyükşehirlerde kiraların 20 bin liradan başladığı bir ülkede, bu parayla kim karnını nasıl doyuracak? Kim çocuğuna ayakkabı alabilecek? Kim hayata nasıl tutunabilecek? Sayın Erdoğan bunları bir anlatsın" dedi.
“İYİ PARTİ EMEKLİLERİN HER EYLEMİNDE YANLARINDA OLACAK”
Emeklilerin durumuna da değinen Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “İşin adını koyalım; ikinci baharları kara kışa döndü. Enflasyon oranındaki artışla, en düşük emekli aylığı 19 bin lira oldu. Gelin, bir hayatta kalma matematiği yapalım: Ankara’da ortalama kira, 20 bin lira. İstanbul’da ortalama kira, 25 bin lira. En düşük emekli aylığı, 19 bin lira. Soruyorum: Emeklilerimiz, otel köşelerinde ya da terminal banklarında mı yaşayacak? 25–30 yıl çalışmış, prim ödemiş, alın teri dökmüş insanlara reva gördüğünüz hayat bu mudur? Bu vesileyle söylüyorum: Açlığa ve sefalete mahkûm edilen emeklilerimizin yaptıkları her eylemde İYİ Parti olarak yanlarında olacağız. İktidara sesleniyorum: Siz, emekliyi sadece açlığa mahkûm etmediniz. Siz, emekliyi kendi ülkesinde istenmeyen insan hâline getirdiniz” ifadelerini kullandı.
“SEFALETE MAHKÛM ETTİĞİNİZ BU MİLLET SİZE CEZA VERECEĞİ GÜNÜ BEKLİYOR”
Türkiye’de 5 buçuk milyon civarında vatandaşın en düşük emekli maaşı aldığını, 11 milyon 500 bin kişinin de asgari ücretle çalıştığını söyleyen Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Bu ne demek? Cumhur koalisyonu, bu asgari ücretle ve bu emekli aylığıyla; aileleriyle birlikte, 30 milyona yakın vatandaşımızı sefalete mahkûm etti demek. Bu seviye, Türkiye’de açlık da değil, yokluk sınırıdır. Buradan o sıcak koltuklarında oturanlara sesleniyorum: Siz hiç, pazarın dağılma saatinde artık toplayan o teyzenin yüzüne baktınız mı? Siz hiç, ev sahibi aramasın diye telefonunu açmayan o amcanın çaresizliğine şahit oldunuz mu? Siz pazar yerlerinde insanlarımızın çaresizliğini, gördünüz mü? Ey sıcak koltuğunda oturanlar sizlere sesleniyorum: Sefalete mahkûm ettiğiniz bu millet size ceza vereceği günü bekliyor” şeklinde konuştu.
“SİZİN MUHATABINIZ ABD VE İSRAİL”
Terörsüz Türkiye adıyla yürütülen sürece değinen Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, "Çözüm sürecinin tam anlamıyla bir tıkanma yaşadığını, sürecin mimarlarının ise Suriye’de aradıklarını bulamadıkları için adeta nedamet getirdiklerini ve direksiyonlarını da köprüden önceki son çıkışa doğru kırdıklarını görüyoruz. Sürecin ilk gününden itibaren ayan beyan ortada olan, pkk’nın hiç inkâr etmediği ve geri adım atmadığı talepler hepimizin malumuydu. pkk, hiçbir zaman Suriye’de silah bırakacağını söylemedi. DEM Parti hiçbir zaman federasyon ve ikili hukuk talebinden vazgeçmedi. Şimdi de şaşırmışlar gibi, beyanat veriyorlar. Aylardır aynı kaptan su içiyor, birbirinizin sözlerinin altına imza atıyorsunuz? Neye şaşırdınız? sdg’nin ypg; ypg’nin de pkk olduğuna mı şaşırdınız? 11 sene boyunca, ABD ve İsrail tarafından emrine ordu yetiştirilen Mazlum Abdi’nin, pek de mazlum olmadığına mı şaşırdınız? Bu kadar kör müydünüz? Muhatabınızı İmralı zannettiniz. Sizin muhatabınız ABD ve İsrail. Onları ikna etmeden hiçbir şey yapamazsınız. Bizim üzüntümüz de Türkiye’nin bu hale getirilmesidir. Kendi geleceğimizin başkalarına emanet edilmesidir. Bütün bunlar ortadayken, süreci netleştirmek ve somut kırmızı çizgiler çizmek yerine; Öcalan muhatap alındı ve Meclis’te kurulan komisyon, İmralı’ya, Öcalan’ın ayağına götürüldü. Hem halka altı boş bir umut pompalandı hem de örgüte ve onun eli kanlı liderine meşruiyet sağlandı ve cesaret verildi" değerlendirmesini yaptı.
"BATAKLIKTAN ÇIKMANIN YOL TAŞLARINI DÖŞÜYORLAR"
"Geldiğimiz noktada milletimizin, Öcalan’ı merkezine oturtan, Cumhuriyetin nitelikleri ile birlikte milli kimliğimizi tartışmaya açan bu sürece olan tavrı kamuoyu yoklamalarına yansımış görünüyor" diyen Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, "Milletin tokadını ensesinde hissedenler ise girdikleri bu bataklıktan çıkmanın yollarını döşüyor. Ve sanki, pkk’nın Suriye’de silah bırakmayacağının haberini yeni öğrenmiş gibi bir tutum alıyor, güya tepki veriyorlar. İYİ Parti olarak, sürecin ilk gününden itibaren bu sürecin ne demokrasimize bir katkı yapacağına ne Kürtlerin hayat koşullarını iyileştireceğine ne de pkk’nın hain emellerinden vazgeçeceğine hiç inanmadık. Bunları da tane tane izah etmeye çalıştık. Ülkeyi saran çözümcü atmosferin baskısı altına bırakılsak da; isnat, iftira ve hakaretlere maruz kalsak da; çözülmedik, dağılmadık, dengemizi kaybetmedik. Ve hepsinden önemlisi, milli duyguların istismar edilmesine imkân tanımadık. Faydacı ve fırsatçı davranarak oy avcılığı yapmadık. Allah hepinizden razı olsun" diye ekledi.
Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu’nun konuşmasının tamamı şu şekilde:
Saygıdeğer Milletvekilleri,
Kıymetli konuklar ve basın mensupları,
Yeni yılın ilk grup toplantımıza
Hepiniz hoş geldiniz.
Bir kere daha yeni yılınız kutlu olsun.
Dilerim ki 2026,
“Rağmen’lerin” değil;
“İyi kilerin” yılı olsun.
Dileklerimiz bâki ama
2025 biterken de,
2026 başlarken de,
Endişe verici olayların gölgesi,
Ne Türkiye’nin ne bölgenin,
Ne de dünyanın üzerinden kalkmış değil.
Konuşmama başlarken 2025 yılının son günlerinde,
IŞID terör örgütü tarafından
Yalova’da şehit edilen 3 polisimize
Allah’tan rahmet;
Acılı ailelerine de sabır diliyorum.
Bu vesileyle de tüm şehitlerimizi rahmet, tüm gazilerimizi minnet ile yad ediyorum.
Aziz milletim,
2026 yılının bu ilk günlerinde;
Dünya, “tehlikeli bir eşiğe” itilmiştir.
Türkiye de bundan münezzeh değildir.
Uzun zamandır;
Başta, Gazze olmak üzere,
Birçok bölgede zorlanan çatlaklarla,
Adeta, tüm barajlar yıkılmıştır.
Artık, tüm dünyada;
Kuralların, konuşulmadığı,
Hukukun, caydırmadığı,
Diplomasinin ikna etmediği,
Gücün, salt gücün hakimiyet kurduğu, bir dönem yaşanmaktadır.
Ülkelerin içinde, “yıllarca biriken, hatta biriktirilen zorbalık”,
Ülkeler arası ilişkilerde de yaygın hale gelmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sonrası yapılandırılmış “Devletler Sistemi”nin ikinci perdesi de,
Milyarlarca masum insanın üzerine,
Bilinçli ve vahşice kapatılmak üzeredir.
Ve bu kapanış aslında;
19’uncu yüzyıl emperyalizminin,
“Ya dediğimi yaparsın ya da bedelini ödersin” hoyratlığının ve haydutluğunun;
21’inci yüzyılda,
Yeni tekniklerle, küresel iletişim stratejileri ile yeniden yürürlüğe konulması halidir.
Liberalizmin, birtakım idealleri;
Çoğu zaman, soğuk savaş gerekçesiyle maskelenmiş bir tertipti.
Bir tarafında “Refah Devleti”,
Bir tarafında ise “Birleşmiş Milletler Hukuku” vardı.
1990’larda soğuk savaş bitince;
Refah devleti tasfiye edilmek istendi.
Bugün ise;
“Uluslararası Hukuk” un, son kalıntıları ortadan kaldırılıyor.
Hem de bizzat öncü aktörü Amerika tarafından!
Ortaya çıkan bu “İlkel Haraç Düzeni”nin,
Aslında, hiç de yabancısı değiliz!
Türkiye’de 2016’dan beri,
Bizzat Cumhur İttifakı tarafından yürürlüğe konulmuş;
“Sistematik hoyratlık, hukuksuzluk ve kötülük düzeni’’nin,
“Şantaj ve Gasp Siyaseti”nin şimdi küresel haline şahit oluyoruz.
Böyle bir dünyada,
Hukuksuzluğa bel bağlayan “tek adamlarla” ve onların kurguladıkları sistemlerle
Ülkeler ayakta kalamaz.
Aksine, böyle bir dünyada;
Güçlü olan ülkeler, onuruyla ayakta kalan milletler,
Kuralları ve kurumlarını koruyanlar olacaktır.
Hukuku güçlü olanlar, “toplumsal rıza üretebilenler” olacaktır.
Herkes şunu bilmeli ve emin olmalıdır ki;
İçeride, hukuku askıya alan bir iktidar,
Dışarıda, hukuksuzluğun sağladığı imkânlarla yaşayamaz.
Bu olsa olsa,
İktidar ve güç bağımlılığının,
Gerçeklerden kopuşun sanrılarıdır!
Açıktır ki,
İktidarda kalmak için içeride;
Toplumu, sürekli olarak kutuplaştıran,
Düşmanlık ve ayrılık üreten,
Vatandaşlık bağını zayıflatan,
Devleti, partiye ve saraya indirgeyen bir anlayış,
Dışarıda da bu zafiyetlerinin kurbanı olacaktır.
Bugün, dünyada ve çevremizde yaşananları,
Biz, işte bu bilinç ve farkındalıkla okuyoruz.
Ve işte, tam da bu yüzden;
Türkiye’nin içine sürüklendiği, her tartışmayı,
Dış politika, iç siyaset ve ekonomi başlıklarını,
Birbirinden koparmadan ele alarak değerlendirmek zorundayız.
Çünkü mesele,
Sadece, dışarıda ne olduğu değil,
İçeride de nasıl yönetildiğimizdir!
“Korku ve yoksulluk” sarkacı,
21. yüzyılın hâkim tekniğidir ve şantaj siyasetinin eseridir.
Aziz milletim,
Defalarca söyledik,
Yeri geldi bağırdık, yeri geldi tane tane anlattık!
“Dış politikayı, iç siyasetin aparatı hâline getiren anlayış,
İç siyaseti de dış güçlere paspas yapmış demektir!”
İşte bugün yaşadıklarımız da tam olarak budur!
Her seferinde, bu kürsüden uyardık;
“Dünya kuralsızlığa gidiyor” dedik.
“Güç siyaseti geri dönüyor” dedik.
“Bölgemiz yeniden dizayn ediliyor” dedik.
“Bizi bugüne kadar koruyan Cumhuriyettir ve milli kimliğimizdir” dedik.
“Eğer Türkiye, içeride hukuku ve kurumları zayıflatırsa dışarıda bu fırtınaya dayanamaz” dedik.
Bu fırtınaya aşinayız.
Bu dili daha önce de gördük, izledik.
Irak’ta, Arap Bahar’ında,
Mısır’da, Libya’da, Lübnan’da gördük.
Suriye’de gördük.
Bölgemizdeki her gelişmede;
“Türkiye bunun öznesi mi yoksa nesnesi mi?” sorusunun cevabını aradık.
Cevap vermesi gereken iktidar ise;
Her seferinde aynı hatada ısrar etti.
Kısa vadeli hesaplarla,
Günü kurtarma refleksiyle,
Devlet aklını zayıflatan,
Milletin rızasını pazarlığa açan tercihler yaptı.
Kaddafi, Esad, Maduro;
Hepsi Sayın Erdoğan’ın bir dönem “kardeşim” dediği isimler.
Ve bugün ne tesadüf ki, hepsi “Diktatör” olarak anılan devrik liderler.
Şimdi soruyorum:
Sizce de bu işte bir terslik yok mu?
Biri idam edildi, biri kaçak, biri devrildi, biri kaçırıldı.
Ne hikmetse bunlara da hep “dostum” dediği, ABD başkanları vesile oldu.
“Ortak” alır, terörist çıkar;
“Dostum” der, işgalci çıkar;
“Kardeşim” der, derdest edilir.
Allah, Erdoğan’la yakın ilişki kuranların yardımcısı olsun!
Elbette,
“Ya dediklerimizi yaparsın ya da işini bitiririz” doktrini, sadece barbarlıktır.
Bir devlet başkanı, yozlaşmış ve otoriter de olsa,
Böylesi bir hoyratlık meşrulaşamaz.
Meşrulaşmamalıdır.
Tıpkı, “ya beni seçersiniz ya da sizi mahvederim” siyasetinin de bir hoyratlık, bir barbarlık olduğu gibi.
Maduro'yu meşru görerek yapılan, Trump eleştirisi ile,
Trump'ı meşru görerek yapılan, Maduro eleştirisi arasında bizim için hiçbir fark yoktur.
İkisi de ilkesiz,
Yaşanan hadiseyi kendi siyasi pozisyonundan değerlendiren,
Şark kurnazlığını kokan beyanlardır.
Mesele doğru okunmalıdır.
Bu hadisenin özeti, şudur:
Bir rejimin istikrarı, “ben kazandım, oldu” denilen seçimlerle ölçülmez.
Bir devletin gücü, kurumlarının ve kurallarının gücünden bağımsız değildir.
Bir ülkenin en hayati savunma sistemi ise,
Partizanlığa değil, toplumsal rızaya dayalı siyaset üretilmesidir.
Milletin ortak rızasına boyun eğen bir iktidarın,
Başka hiçbir güce boyun eğmesine de gerek yoktur.
İçeride sertleşerek güç kazanıldığını zannedenler,
Dışarıda daha kırılgan hâle gelirler.
Bugün iktidarın yaşadığı tam olarak budur.
İç cephenin güçlendirilmesinden bahsediliyor.
İç cepheyi güçlendirmek demek,
Bu iktidarı güçlendirmek demek diye anlaşılmamalıdır.
Açık ve net olarak söylüyorum:
İç cephenin güçlendirilmesi Cumhuriyet’in ve onun değerlerinin güçlendirilmesi anlamına gelmektedir.
2017 referandumu sürecinde ‘başımıza ne gelir’ diye söyledik.
Emperyalist güçler tarafından dışarıdan bakıldığında,
Tek adamlıkla yönetilen bir ülkenin hedef tahtasına koyulabilme ihtimalini de
Altını çize çize anlattık.
Tek bir iradeye indirgenen devlet, içeride hızlı karar alır gibi görünebilir,
Ama dış baskılar karşısında da zayıf hâline gelir.
Bugün dünyada yaşanan her gelişme, bize bu gerçeği bir kez daha göstermektedir.
Gel gelelim,
Bir ülke üzerinde, dış emeller olması,
Başka emellerin sonsuza kadar at koşturabileceği, manasına gelmez.
Hukuksuz bir düzende,
Düşman geliyor denilerek,
Sonsuza kadar iktidarda kalınamaz.
Biz,
Dış emelleri de onun iç aparatlarını da,
Bu haddin, cüretin nereye varabileceğini de
Şüphesiz 15 Temmuz’da gördük.
Devlet, içeriden kemirilerek muazzam bir zafiyete maruz bırakıldı.
Kurumlar ve kurallar çökertildi.
Milletin o gün sebat edip kurtardığı şeyse
İktidardakilerin koltuğu değildi.
Devletin ve vatanın itibarı, namusu ve istikbali idi.
Oysa bunlar,
O devleti, kendi üstüne geçirdiler.
Devletin ve milletin istikbal ve itibarını, bizzat çiğnemek için
Kendilerini devlet addettiler.
Ve nedamet getirmek şöyle dursun,
O zafiyeti, kural haline getirdiler.
Milleti ikiye bölerek,
Rejimi tekleştirdiler.
Artık devlette zafiyet oluşmuyor,
Zaaf ve zafiyetler, maalesef devleti yönetiyor hale geliyor.
Adına da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi deniyor.
Bugün hangi tehditlerle karşı karşıyaysak
Aslında bir sistem analizi ve eleştirisi yapmak durumundayız.
Bir beka meselesi varsa,
Türkiye’ye yönelmiş tehditler ve riskler varsa,
En baştaki tehlike budur.
Tüm bunları niye söylüyorum,
Bu endişelere niye sahibiz?
Niye, Türkiye’den bir okyanus ve binlerce kilometre uzaktaki bir ülkede olanlarda,
Akla Türkiye geliyor?
Niçin bugün Türkiye,
Bir diktatörün sürgün yeri olarak öneriliyor.
Niçin?
Niçin, başarıymış gibi paketlediğiniz,
Marifetmiş gibi anlattığınız, her meselenin sonunda
Türkiye zararlı çıkıyor?
Ve niçin, her dostum dediğinizin sonunu
Bizzat ABD müdahalesi getirdi de
ABD Başkanı, halen en büyük dostunuz?
Bu nasıl oluyor Recep Tayyip Erdoğan?
Türkiye’yi yönetenler,
Milleti, nefret edenler ve biat edenler olarak ikiye bölerken,
Bilerek ya da bilmeyerek
“Kurşun sıkmadan, vatan teslim eden ülkelerin” modelini benimsiyorlar.
İşte tehlike budur.
Bakın etrafınıza,
Bunu görmüyor musunuz?
3–5 milyonluk cici demokrasiler
Veya petrol emirliklerine değil,
Hakikate bakın.
Rejimleri diktatörleştiriyorlar
Sonra da suçlu ilan ediyorlar.
Dikkat edin:
Fukaralığı yaratıyorlar, yönetiyorlar.
Cehaleti yaratıyorlar, yönetiyorlar.
Suçu da yaratıyorlar ve yönetiyorlar.
Bundan da besleniyorlar.
Bu emperyalist aklın ve kafanın değişmemesi ve bu kafadan uzak durulmaması halinde
Bizi de büyük sıkıntıların beklediği aşikardır.
Bahsettiğim devletin hiçbirinde hukuk yok,
Hiçbirinde adalet yok,
Refah, özgürlük, güven yok.
Vatandaşlık mefhumu yok.
Kimlikler var, çıkar grupları var,
Rantiye rejimler var.
Memleketi soyan bir avuç hırsız,
Ekmeğe muhtaç milyonlar var.
Netice?
Sürekli müdahale tehdidine maruz kalan ülkeler,
Sefalete mahkum milyonlar,
Asla kurulamayan düzen ve istikrarsızlık var.
Doğal kaynak zengini olan ülkelere bakınız:
Hiçbirinde demokrasi yok.
Çünkü halkları, milletleri ve toplumları yönetmekten daha kolaydır şahısları yönetmek.
Allah bu ülkeyi şahıslarla yönetilen ülke olmaktan korusun ve kurtarsın.
Çünkü,
Hukuksuzlukla, adaletsizlikle
Ve kutuplaşmayla iktidarda kalmak,
Madde bağımlılığı gibidir,
Acı son kaçınılmazdır.
Sadece iktidarlar için değil,
Maalesef, milletler için de bu böyledir.
Aziz milletim,
Sefalet, sebep değil, sonuçtur.
İktidarlarının sonucudur.
Diyorlar ki,
“Ekonomi dengeleniyor.”
Biz de diyoruz ki:
Ekonomi, dengelenmiyor,
Milletimiz tüketiliyor.
Rakamlar sıralıyor, grafikler gösteriyor,
Makyajlı istatistiklerle yalan söylüyorlar.
Ama o rakamlar ne mutfağa giriyor,
Ne pazardaki yangını söndürüyor,
Ne de ay sonunu getiremeyen milyonların derdine derman oluyor.
İktidarın sahte baharı, emekçinin gerçeği karşısında “buz kesiyor”.
Bu iktidar, enflasyonun belini kırmıyor, kıramıyor.
Belini kırdıkları şey;
Geçinemeyen babanın umudu, hayal kuramayan gencin geleceğidir.
2025 yılı milletimiz için bir “sabır testi” değil,
Bir hayatta kalma savaşı olmuştur.
Porsiyonlar küçüldü.
Borç borçla çevrildi.
Barınma krizi patladı.
Şirket iflasları, icralar, hacizler arttı.
Ekmeğini; emeği, namusu ve şerefiyle kazananlar nefes alamaz hâle geldi.
Ve şimdi 2026’ya girdik.
Kurdukları yalan düzeninde ilk değişenlere bakın.
1 Ocak’ın ilk dakikalarında da hiç vakit kaybetmediler;
Vergiler arttı. Harçlar cezalar katlandı.
Asgari ücrette ise ellerini korkak alıştırdılar.
Yapa yapa 28 bin 75 lira yaptılar.
Vatandaş son ana kadar bir düzeltme bekledi.
Ancak beklentisine de karşılık bulamadı.
Bu asgari ücretle, iki pazar, bir market ancak yapılır.
Belki bir depo da benzin alınır.
Açlık sınırı, 30 bin lirayı aşmışken,
Asgari ücreti, 28 bin lira olarak belirlemek,
Vatandaşı, açlığa mahkûm etmektir.
Bu açlık, sürünme sertifikasıdır,
Açlık karnesidir.
Bizden sonra Sayın Cumhurbaşkanı da bir grup toplantısı yapacakmış
Sadece rozet takmasın, vatandaşın kendisine gönderdiği karneye de baksın.
Bu rozet konularına önümüzdeki haftalarda gireceğiz.
Hangi merkezlerde neyin planlandığını paylaşacağım.
Büyükşehirlerde kiraların
20 bin liradan başladığı bir ülkede
bu parayla kim karnını nasıl doyuracak?
Kim çocuğuna ayakkabı alabilecek?
Kim hayata nasıl tutunabilecek?
Sayın Erdoğan bunları bir anlatsın.
Peki ya emeklilerimiz?
İşin adını koyalım;
İkinci baharları kara kışa döndü.
Enflasyon oranındaki artışla,
En düşük emekli aylığı, 19 bin lira oldu.
Gelin, bir hayatta kalma matematiği yapalım:
Ankara’da ortalama kira, 20 bin lira.
İstanbul’da ortalama kira, 25 bin lira.
En düşük emekli aylığı, 19 bin lira.
Soruyorum:
Emeklilerimiz, otel köşelerinde ya da
Terminal banklarında mı yaşayacak?
25–30 yıl çalışmış, prim ödemiş,
Alın teri dökmüş insanlara, reva gördüğünüz hayat, bu mudur?
Bu vesileyle söylüyorum:
Açlığa ve sefalete mahkûm edilen emeklilerimizin yaptıkları her eylemde
İYİ Parti olarak yanlarında olacağız.
İktidara sesleniyorum:
Siz, emekliyi sadece açlığa mahkûm etmediniz.
Siz, emekliyi kendi ülkesinde istenmeyen insan hâline getirdiniz.
Değerli arkadaşlarım bakın;
Türkiye’de en düşük emekli maaşı alanların sayısı, 5 buçuk milyon civarında.
11 milyon 500 bin kişi de asgari ücretle çalışıyor.
Bu ne demek?
Cumhur koalisyonu, bu asgari ücretle ve bu emekli aylığıyla,
Aileleriyle birlikte, 30 milyona yakın vatandaşımızı sefalete mahkûm etti, demek.
Bu seviye, Türkiye’de açlık da değil, "yokluk sınırıdır."
Buradan o sıcak koltuklarında oturanlara sesleniyorum:
Siz hiç, pazarın dağılma saatinde, artık toplayan o teyzenin yüzüne baktınız mı?
Siz hiç, ev sahibi aramasın diye,
Telefonunu açmayan o amcanın, çaresizliğine şahit oldunuz mu?
Siz pazar yerlerinde insanlarımızın çaresizliğini, gördünüz mü?
Ey sıcak koltuğunda oturanlar sizlere sesleniyorum:
Sefalete mahkûm ettiğiniz bu millet
Size ceza vereceği günü bekliyor.
Türkiye’nin önündeki en büyük sorunlardan biri,
Barınma krizidir.
Bu iktidar, orta sınıfı yok etmiştir.
Orta direk çökmüştür.
Ayağa kaldırmamız gereken sosyal kesim burasıdır.
Bu bir ekonomik tercih değil, bir toplumsal tasfiyedir.
Bir zamanlar ev, araba hayali kuran öğretmenim, memurum, işçim;
Bugün başını sokacak bir çatı bulabildiği için şükreder hâle gelmiştir.
Bugün, gençlerimiz değil evlenmeyi,
Sadece eve benzeyen bir evin içine başımı sokabilir miyim,
Onu düşünüyor.
İktidar, “İşsizliği tek haneye indirdik”
Yalanıyla övünürken,
Türkiye’de geniş tanımlı işsiz sayısı,
12 milyonu aşmıştır.
Bu, Yunanistan nüfusu kadar “işsizler ordumuz” var demektir.
Bu iktidarın eseri budur.
Bu millet, yaratılan bu olumsuz sonuçları onları siyasi mezarı haline getirecektir.
Açlığın hesabını soracaktır.
Yaşadığı sefaletin cezasını verecektir.
Bu hesabı sormak boynuzumun borcu olsun.
Her üç kişiden biri ya işsizdir ya iş aramaktan vazgeçmiştir,
ya da güvencesiz, karın tokluğuna çalışmaktadır.
Üniversite bitirmiş mühendis, kuryedir.
Atanamayan öğretmen, markette raf dizmektedir.
Beş milyon evladımız, “ev genci” olarak
hayata küsmüş, küstürülmüştür.
Bu gerçekler ortadayken, her fırsatta ekonomik büyümeden söz eden
Bu iktidarın ar damarı çatlamıştır demektir.
Türkiye 2026’da da yüzde 4 buçuk büyüyecekmiş.
Bu nasıl bir büyüme ki,
İşçinin ekmeğine, katkısı olmuyor,
Gencin cebine, harçlık koymuyor,
Emeklinin, pazar filesini doldurmuyor.
İstihdam olmadan, rakamlar büyürse
Ortada, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan bir sömürü düzeni vardır demektir.
Siz büyüme dedikçe, “barınma krizi” büyüyor.
Siz rakamlarla oynadıkça, “açlık sınırı” yükseliyor.
Siz “hedefler tutuyor” dedikçe, uçurumlar derinleşiyor.
Siz, sadece aldığınız bedduaları büyütüyorsunuz.
Çünkü mesele, sadece ekonomi değildir.
Ekonomi de sadece rakam değildir, ahlaktır.
Siz, bu ülkenin ahlaki omurgasını kırdınız.
Yaz boza çevirdiğiniz vergi sisteminizle kırdınız.
Bu ülkede, insanlar artık kazanırken değil, yaşarken vergilendiriliyor.
Nefes almak,
Isınmak,
Barınmak,
Beslenmek
Sizin iktidarınızda cezaya dönüşmüştür.
Dolaylı vergilerle, harçlarla, cezalarla, zamlarla millet hayata küsmüştür.
Bu düzen böyle devam ederse,
daha çok kepenk kapanacak,
daha çok şirket iflas edecek,
daha çok aile dağılacaktır.
Hep söylüyoruz,
Bu bir ahlaksızlık enflasyonudur.
Suç ve güvensizlik enflasyonudur.
Bir yanda terör örgütlerinin karanlığı,
diğer yanda çeteleşme,
mafya özentisi,
suç romantizmi derken,
Gençler, bu dehlizlere giriyor.
Onlara pusulayı da siz veriyorsunuz.
Eli temiz ekmeğe ulaşamayanlar,
Eline silah almayı, marifet biliyor.
Gençler neden bu yollara sürükleniyor, biliyor musunuz?
Çünkü onlara, yaşamak için bir sebep bırakmadınız.
Ekonomiyle ahlakı, adaletle güvenliği, umutla geleceği birbirinden kopardınız.
Polis operasyonlarıyla sonuçları temizleyebilirsiniz.
Ama sebepleri ortadan kaldırmadığınız sürece
Bu ülke, yeni acılar yaşamaya devam eder.
Türk milleti, muz cumhuriyeti gibi,
Devlet başkanını işgalciye teslim edecek kadar düşmez ama
Bu ülkenin sokakları, o muz cumhuriyetlerine döner.
Tek mesulü de iş başında olan iktidar olacaktır!
Çözüm sürecinin tam anlamıyla bir tıkanma yaşadığını,
Sürecin mimarlarının ise,
Suriye’de aradıklarını bulamadıkları için adeta nedamet getirdiklerini,
Ve direksiyonlarını da köprüden önceki son çıkışa doğru kırdıklarını görüyoruz.
Sürecin ilk gününden itibaren ayan beyan ortada olan,
pkk’nın hiç inkâr etmediği ve geri adım atmadığı talepler hepimizin malumuydu.
pkk, hiçbir zaman Suriye’de silah bırakacağını söylemedi,
DEM Parti hiçbir zaman federasyon ve ikili hukuk talebinden vazgeçmedi.
Şimdi de şaşırmışlar gibi, beyanat veriyorlar.
Aylardır aynı kaptan su içiyor, birbirinizin sözlerinin altına imza atıyorsunuz.
Neye şaşırdınız?
sdg’nin ypg;
ypg’nin de pkk olduğuna mı şaşırdınız?
11 sene boyunca, ABD ve İsrail tarafından,
Emrine ordu yetiştirilen Mazlum Abdi’nin,
Pek de mazlum olmadığına mı şaşırdınız?
Bu kadar kör müydünüz?
Muhatabınızı İmralı zannettiniz.
Sizin muhatabınız ABD ve İsrail.
Onları ikna etmeden hiçbir şey yapamazsınız.
Bizim üzüntümüz de Türkiye’nin bu hale getirilmesidir.
Kendi geleceğimizin başkalarına emanet edilmesidir.
Bütün bunlar ortadayken,
Süreci netleştirmek ve somut kırmızı çizgiler çizmek yerine,
Öcalan muhatap alındı ve Meclis’te kurulan komisyon,
İmralı’ya, Öcalan’ın ayağına götürüldü.
Hem halka altı boş bir umut pompalandı
Hem de örgüte ve onun eli kanlı liderine,
Meşruiyet sağlandı ve cesaret verildi.
Geldiğimiz noktada milletimizin,
Öcalan’ı merkezine oturtan,
Cumhuriyetin nitelikleri ile birlikte milli kimliğimizi tartışmaya açan bu sürece olan tavrı,
Kamuoyu yoklamalarına yansımış görünüyor.
Milletin tokadını ensesinde hissedenler ise,
Girdikleri bu bataklıktan çıkmanın yollarını döşüyor.
Ve sanki, pkk’nın Suriye’de silah bırakmayacağının haberini,
Yeni öğrenmiş gibi bir tutum alıyor, güya tepki veriyorlar.
İYİ Parti olarak, sürecin ilk gününden itibaren
Bu sürecin ne demokrasimize bir katkı yapacağına,
Ne Kürtlerin hayat koşullarını iyileştireceğine,
ne de pkk’nın hain emellerinden vazgeçeceğine hiç inanmadık
Bunları da tane tane izah etmeye çalıştık.
Ülkeyi saran çözümcü atmosferin baskısı altına bırakılsak da,
İsnat, iftira ve hakaretlere maruz kalsak da,
Çözülmedik, dağılmadık, dengemizi kaybetmedik.
Ve hepsinden önemlisi, milli duyguların istismar edilmesine imkân tanımadık.
Faydacı ve fırsatçı davranarak oy avcılığı yapmadık.
Allah hepinizden razı olsun.
Vatandaşı, ortak kimliğini korumak için, milli bir sipere davet ettik.
Çıpamızı, cumhuriyetin temel niteliklerine attık,
Ve makul argümanlarla, sürece mesafemizi koyduk.
Tutumumuzun kaynağı,
Türk devletinin tarihsel vasfından başka bir şey değildi.
Bugün “merkez siyaset” derken tarif ettiğimiz şey de budur.
Merkez, kendi kurucu felsefesini, millet ve devlet anlayışını
Muhafaza ve müdafaa etmek değilse nedir?
Başkaları gibi, havaya bakıp ıslık mı çalacaktık?
Yapmadık, yapamazdık, yapamayız!
Çünkü biz, İYİ Parti’yiz.
Cumhuriyete yüz çevirmiş bir milliyetçiliği,
Milliyetçilikten utanan bir Cumhuriyetçiliği reddediyoruz.
Çünkü biz, Türk milletinin merkezi ve ta kendisiyiz.
Değerli dava arkadaşlarım;
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin,
Sözde münfesih bir terör örgütüne,
Ve onun münzevi kostümü giydirilmiş, eli kanlı başına karşı verilmiş,
hiçbir sözü, vaadi ve borcu olamaz.
Parlamentonun,
Demokratikleşme reformlarını yapmak ve hukuk devleti ilkesinin yeniden tahkim etmek için muhatabı,
Ne bir terör örgütü,
Ne de onun ulaklığını yapan bir siyasi parti olmamalıdır.
Demokrasi ve hukuk, bu milletin kendi hayrı için gereklidir.
Ve muhatabı da yine doğrudan doğruya Türk milletidir.
Aksi takdirde, bu adımlar
Bir sonraki seçim için yapılan siyasi pazarlıklar için
Terör örgütü uzantılarını şımartmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Seçimden önce iktidar gücü için verilenler,
Seçimden sonra iktidar gücü sayesinde geri alınır.
Geriye ise meşruluk kazanmış bir terör örgütünden,
Ve o aradığı meşruiyeti bir türlü bulamayan,
Despot iktidardan başka bir şey kalmaz.
Devletini zayıflatanlar,
Bir süre sonra devletlerini pazarlık konusu hâline getirirler.
Yaşadığımız olaylar, bunun ispatıdır.
Tek adam rejimleri,
Güçlü değil, kırılgandırlar.
Yaşadığımız hadiselerin özeti budur.
Hukuksuzluk, güvenlik üretmez.
Kutuplaşma, vatan savunması sağlamaz.
Bir ülkenin, en hayati savunma sistemi, toplumsal rızaya dayalı siyasettir.
Vatandaşlık bağının güçlü olduğu,
Hukukun herkese eşit uygulandığı,
Kurumların ayakta olduğu bir düzen,
Her fırtınadan hasarsız çıkar.
Saraylar, milletin kenetleneceği yerler değildir.
Millet, adalet etrafında birleşir.
Bizim savunduğumuz şey açıktır:
Cumhuriyet.
Hukuk devleti.
Yurttaşların eşitliği.
İnsan hakları,
Güçlü Meclis,
Güçlü kurumlar.
Çünkü ancak böyle bir Türkiye,
Dışarıda dayatmalara boyun eğmez.
İçeride terörle pazarlık yapmaz.
Ekonomide milleti yoksulluğa mahkûm etmez.
Gençlerini umutsuzluğa terk etmez.
Ve biz,
İşte o Türkiye’yi ayağa kaldırmaya yeminliyiz.
Başarabiliriz, başarmalıyız ve başaracağız!
Değiştirebiliriz, değiştirmeliyiz ve değiştireceğiz!
Biz,
Yolsuz ve haksız düzen kalsın,
Yeter ki biz yönetelim diyenlere de;
Yolsuzluktan nemalansak yeter,
Kim yönetirse yönetsin diyenlere de;
Yeter ki biz yönetelim,
Her hile, her şarlatanlık mübahtır diyenlere de,
Bir cevap olarak kurduk bu kutlu çatıyı.
Herkes müsterih olsun ve iyi bilsin ki;
Bütün kaleler zapt edilemez.
Milletin kalesi ayakta kalır.
O “son kale” burasıdır.
O kale, milletin ortak aklıdır,
O kale Cumhuriyeti kuran ruhtur.
İYİ Parti’nin özü, hürriyettir, eşitliktir.
İYİ Parti’nin sözü, hakkaniyettir.
İYİ Parti’nin yolu, adalettir.
İşte burası o yüzden “son kale”dir.
Peki soruyorum:
Bu “son kaleyi” kimler savunacaktır?
Kimler demokrasinin önündeki setleri kaldıracak,
Barajları rant için değil, bereket için kuracaktır?
Kimler, madenleri peşkeş çekenlerin peşine düşecek,
Kimler, o madende akıtılan alın teri için yollara düşecektir?
Kimler, vatanın her bir karış toprağından
Parsel parsel rant devşirmenin derdinde olacak,
Kimler kıyamet koparken dahi,
Bu vatana bir ağaç dikecektir?
Kimler,
Milletle arasındaki köprüleri atanların hendeğini bekleyecek,
Kimler yıkılan o köprüleri onarmanın yollarını arayacaktır.
Kimler bu son kaleyi,
“Türk’ün Cumhuriyet kalesini”
Sadece savunmakla kalmayacak,
Tüm sathı, vatanı müreffeh kılacaktır.
Bu vurdumduymazlık,
Bu savurganlık,
Bu halden anlamazlık,
Bu liyakatsizlik,
Bu EŞİTSİZLİK asla kaderimiz değildir.
“Mutlu bir Türkiye” mümkün.
“Huzurlu bir Türkiye” mümkün.
“Zengin bir Türkiye” mümkün.
“Eşitlik” mümkün.
“Adalet” mümkündür.
Tarihi de talihi de değiştirebiliriz!
18 Ocak günü de işte bunun için bir arada olacağız.
Türk milletini 4. Olağan Kongremize davet ediyorum.
Kazdığımız sipere, tahkim ettiğimiz bu kaleye davet ediyorum.
Biz neden burada olduğumuzu biliyoruz.
Biz ne için buradayız, biliyoruz…
Milletle devlet arasındaki ahit için,
Cumhuriyetle hukuk arasındaki birlik için,
Özgürlüğün ve güvenliğin terazisini yeniden kurmak için buradayız!
Bu son kale yıkılmayacak!
Bu son kale bu vatanı kurtaracak!
Rağmenlerin değil,
İyi kilerin Türkiye’sini
Sen, ben, biz kuracağız!
Hepinizi saygılarımla selamlıyorum.